
Astypalea: Kelebek gibi bir Yunan Adası
24/07/2026
Korčula Adası – Hırvatistan
Hırvatistan’a gelmişken Dubrovnik’teki son günümüzü bir adada geçirmeliydik. Bu kadar çok ada arasından illa ki birini seçmemiz gerekiyordu. Aslında aklımızda ülkenin ikonik turizm noktaları olan ve her turizm tanıtım reklamnda plajlarının boy gösterdiği Hvar Adası da vardı ama bu gezide önceliğimizi, daha önce adını sıkça duyduğumuz ve özellikle görmek istediğimiz Korčula Adası’ndan yana kullandık.
Korčula’ya Split ve Dubrovnik’ten feribotla ulaşmak mümkün. Biz de Dubrovnik’ten hareket eden feribotlardan birini, TP Line Firmasını tercih ettik. Adalara uğraya uğraya Dubrovnik Rivierası’nın güzel manzaraları eşliğinde yolculuk yapıyorsunuz.
Yaklaşık iki saat süren keyifli bir deniz yolculuğunun ardından adaya ulaştık. Korčula’yı seçmemizin en önemli nedenlerinden biri denize girip güzel koylarında yüzmek değildi. Bunun yanında adanın tarihini, tarihî yapısını ve eski şehir dokusunu da yakından görmek istiyorduk.
Adaya vardığımız anda bizi çok hoş bir manzara karşıladı. İlk izlenimimiz, sanki küçük bir Rovinj’e gelmişiz gibiydi. Biraz Dubrovnik’in tarihî havasını, biraz da Venedik etkisini hissettik. Taş yapılar, dar sokaklar ve denize karşı uzanan eski şehir görüntüsü gerçekten çok güzeldi.
Adaya varır varmaz önce biraz soluklanmak ve kahvaltı yapmak için eski şehir manzaralı bir kafeye oturduk. Deniz ve tarihî yapıların oluşturduğu manzaraya karşı kahvaltımızı yaptıktan sonra Korčula’nın en önemli bölgesi olan tarihî eski şehri gezmeye başladık.
Korčula, oldukça iyi korunmuş tarihî dokusuyla dikkat çeken bir yerleşim yeri. Eski şehir çok büyük değil ama içinde dolaştıkça keşfedilecek pek çok ayrıntı bulunuyor. Labirenti andıran dar sokaklarda yürürken hangi sokağa girsek, hangi yöne dönsek karşımıza ya denize açılan güzel bir manzara, ya tarihî bir kapı, ya da geçmişten kalmış taş yapılar çıkıyor. Küçük olmasına rağmen Korčula’nın eski şehrinde dolaşmak oldukça keyifli. Her sokakta farklı bir ayrıntı görmek ve tarihin izlerini takip etmek mümkün.
Bana göre Korčula, Rovinj’in, Dubrovnik’in ve biraz da Venedik’in havasını bir arada hissettiren, oldukça şirin bir ada. Biz adada sabahtan akşama kadar bir gün geçirdik. Araba kiralanıp civardaki diğer yerleşim yerleri ve plajları da gezilebilir ancak bizim bulunduğumuz süre zarfı da hem yüzmek için, hem eski şehri keşfetmek için, hem de güzel mekanlarda yemek yiyip keyif kahvesi içmek için oldukça yeterli oldu.
Adaya vardığımızda tarihî şehir kapısından, yani Kara Kapısı’ndan geçerek eski şehri gezmeye başladık. Kapının üzerinde Venedik döneminin simgesi olan kanatlı aslan kabartması bulunuyor. Kapı, 15. yüzyılda yapılan Revelin Kulesi’nin altında yer alıyor ve buradan içeri girdiğimiz anda kendimizi Orta Çağ’dan kalmış dar sokakların arasında bulduk. Korčula’nın eski şehri küçük bir yarımada üzerine kurulmuş ve sokakları balık kılçığı şeklinde planlanmış. Bu düzenin hem denizden gelen serin rüzgârı şehrin içine almak hem de kuvvetli kuzeydoğu rüzgârlarından korunmak amacıyla yapıldığını okuduk. Dar taş sokaklardan ilerlerken St. Mark Katedrali, eski şehir surları ve kuleler karşımıza çıktı.
Korčula aynı zamanda Marco Polo ile de anılıyor. Ünlü gezginin burada doğduğuna inanılıyor ve eski şehirde Marco Polo’nun adına düzenlenmiş bir yapı da bulunuyor.
Tarihî sokaklarda biraz dolaştıktan sonra şehrin denize bakan tarafına geçtik. Denize inen merdivenler öyle davetkardı ki, havanın da sıcak olması sebebiyle hemen bu daveti kabul ettik ve kendimizi turkuaz sulara bıraktık.
Surların hemen altında, kayalıkların denizle buluştuğu bölümde denize girdik. Kayaların üzerinden Adriyatik’in berrak sularına girmek ve bir yandan tarihî surları seyretmek oldukça keyifliydi.
Bu kısımda taşların üzerine havlunuzu sererek denize giriyorsunuz çünkü aşağıda bir tesis yok, yukarıda ise kafelerin ve restoranların sıralandığı Prolaz Tri Sulara sokağı var ki, orası da adanın en canlı ve turistik yeri bence.
Aşağıda yüzüp yukarıda bir içecek eşliğinde denize girenleri ve manzarayı izlemek de oldukça keyifli. Dar ve taş döşeli bu sokak, eski şehrin atmosferini hissetmek ve biraz oturup çevreyi izlemek için oldukça güzel bir yer.


Korčula’nın eski şehrinde dolaşırken küçük takı dükkânları da dikkatimizi çekti. Özellikle Adriyatik’in kırmızı mercanından yapılan kolye, bileklik, küpe ve broşlar vitrinlerde hemen göze çarpıyor. Mercan takı yapımı Korčula’da uzun yıllardır sürdürülen bir gelenek haline gelmiş ve bazı dükkânlarda bu iş ailede kuşaktan kuşağa aktarılıyormuş.
Bunun yanında gümüş filigran takılar, doğal taşlar, boncuklar ve denizden esinlenen el yapımı aksesuarlar da oldukça fazla. Dar taş sokaklarda gezerken bu küçük dükkânların vitrinlerine bakmak bile başlı başına keyifli oluyor. Korčula’dan alınabilecek en güzel hatıralardan biri de bana göre bu geleneksel mercan takılardan birini seçmek.
Eski şehirde dolaşırken Korčula’nın tarihî yapılarının hemen hepsiyle karşılaştık. Kara Kapısı’ndan girip Revelin Kulesi’nin altından geçtikten sonra dar taş sokaklarda ilerledik. Yolumuz üzerinde Aziz Markos Katedrali, Aziz Petrus, Tüm Azizler ve Aziz Michael kiliseleri, eski Piskoposluk Sarayı ve Hazinesi, Gabrielis Sarayı, Arsenal ve deniz tarafındaki Zakerjan ile Kanavelić kuleleri karşımıza çıktı. Küçük meydanlar, taş evler ve Venedik döneminden kalan yapılar şehrin tarihî dokusunu tamamladı.
Korčula’nın Marco Polo ile olan bağlantısını da burada öğrendik. Ünlü gezginin adada doğduğuna inanıldığını ve şehirde onun adına yapılmış yapılar bulunduğunu gördük. Eski şehrin her köşesinde farklı bir tarihî yapıyla karşılaşmak, dar sokaklarda yürürken adanın geçmişini adım adım keşfetmek bizim için oldukça keyifli oldu.
Bize göre adada gün içinde merkezde yapılacak her şeyi yaptığımıza inanarak akşam feribota bindik ve kısa bir dönüş yolculuğuna başladık. Korčula, Rovinj’in yanında bu gezinin öne çıkan duraklarından biri oldu. Tarihî dokusu, dar sokakları, güzel meydanları, denizi ve kendine özgü atmosferiyle gezimizin en güzel anılarından biri olarak aklımızda kaldı.
Dubrovnik: Adriyatik’in Taş Şehri
Dubrovnik, Adriyatik kıyısında yüzyıllar boyunca önemli bir deniz ve ticaret merkezi olmuş, bugün ise UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan çok özel bir şehir. Eski şehir, surlarla çevrili ve içinde Gotik, Rönesans ve Barok dönemlere ait çok sayıda yapı bulunuyor. 1667 yılında meydana gelen büyük deprem şehre ciddi zarar vermiş olsa da, tarihi yapıların önemli bir bölümü korunmuş.

Biz üç günümüzü oldukça güzel değerlendirdik. Günlerden birini Mostar’a, birini Korčula Adası’na ayırdık. Kalan günümüzde ve diğer akşamlar ise Dubrovnik’in tarihi bölgesini sokak sokak gezdik. Aslında şehrin en güzel tarafı da bu; nereye dönsek karşımıza tarihi bir yapı, taş bir sokak, küçük bir meydan ya da denize açılan güzel bir manzara çıkıyor.
Bu arada, Split’ten Dubrovnik’e giderken yol üzerinde Neum’dan geçiyorduk. Bosna-Hersek’in Adriyatik kıyısında kalan bu küçük bölge nedeniyle Hırvatistan’ın iki ayrı bölümü arasında karayoluyla ilerlerken kısa süreliğine Bosna-Hersek topraklarına giriyor, sınır kapılarında pasaport kontrolünden geçiyorduk. Fakat artık bu durum değişmişti. 2022 yılında hizmete açılan Pelješac Köprüsü, Hırvatistan’ın ana karasını Pelješac Yarımadası’na bağlayarak Neum’a girmeden Dubrovnik’e ulaşmayı mümkün hâle getirmiş. Yaklaşık 2,4 kilometre uzunluğundaki köprünün yapımına 2018 yılında başlanmış ve köprü 26 Temmuz 2022’de açılmış. Biz de Split’ten Dubrovnik’e giderken bu yeni köprüden geçtik. Dubrovnik’ten Mostar’a yaptığımız yolculukta da aynı köprüyü kullandık. Bu kez köprüden sonra Bosna-Hersek’e giriş yaptığımız için sınır kontrolünden geçtik ama Hırvatistan’ın kendi toprakları içinde Dubrovnik’e ulaşırken artık Neum’dan geçmek ve pasaport kontrolüyle uğraşmak gerekmiyordu. Vakit tasarrufu açısından sevindirici oldu.
Eski şehre girdiğimizde ilk olarak şehrin en önemli caddesi olan Stradun bizi karşıladı. Yaklaşık 300 metre uzunluğundaki bu taş döşeli cadde, Dubrovnik’in tam kalbinde yer alıyor. Bir ucunda Pile Kapısı, diğer ucunda Ploče Kapısı bulunan Stradun, gün boyunca şehrin en hareketli noktalarından biri oluyor.
Stradun’dan ilerlediğimizde Luže Meydanı ve çevresindeki tarihi yapılar karşımıza çıktı. Burada bulunan Sponza Sarayı, 16. yüzyılda inşa edilmiş ve geçmişte gümrük binası, darphane, hazine ve devlet arşivi gibi farklı amaçlarla kullanılmış. 1667 depreminden ayakta kalan önemli yapılardan biri olması da onu daha değerli kılıyor.
Meydanın hemen yanında Aziz Blaise Kilisesi bulunuyor. Dubrovnik’in koruyucu azizi olan Aziz Blaise’ye adanan bu Barok kilise, özellikle meydandaki konumu ve süslü cephesiyle dikkat çekiyor. Biraz ileride ise şehrin simge yapılarından biri olan Rektör Sarayı yer alıyor. Burası Dubrovnik Cumhuriyeti döneminde yöneticinin çalışma ve ikamet merkeziydi. Bugün ise Dubrovnik’in tarihini anlatan bir müze olarak kullanılıyor.
Şehrin önemli yapılarından biri de Büyük Onofrio Çeşmesiydi. 1438 yılında şehrin su sisteminin bir parçası olarak yapılan çeşme, Dubrovnik’in geçmişte suyu ne kadar büyük bir mühendislik çalışmasıyla şehre getirdiğini gösteriyordu. Hemen yakınındaki Fransisken Manastırı da görülmesi gereken yerlerden biriydi. Manastırın içinde 1317 yılından beri faaliyet gösteren tarihi eczane bulunuyor ve Avrupa’nın en eski eczanelerinden biri olarak kabul ediliyor.


Dubrovnik’in en etkileyici bölümlerinden biri ise hiç kuşkusuz şehir surlarıydı. Yaklaşık iki kilometre boyunca eski şehri çevreleyen surlar, yüzyıllar boyunca Dubrovnik’in savunmasında önemli rol oynamış. Surların üzerinden kırmızı kiremitli çatılar, Adriyatik Denizi ve tarihi kaleler birlikte görülüyordu. Ancak bizim bulunduğumuz günlerde hava o kadar sıcaktı ki surlarda yürümek ayrıca cesaret istiyordu. Daha önceden görüp onlarca fotoğraf çekmiş olduğumuz için bu sefer es geçtik.
Gündüzleri sıcağa rağmen sokakları gezdik, tarihi yapıları gördük ve Dubrovnik’in taş sokaklarında dolaştık. Akşamları ise aynı tarihi atmosferin içinde meydanlarda oturup bir şeyler yemek ve içmek çok keyifliydi. Günün sıcaklığı biraz azalınca şehir daha da güzel bir hale geliyordu. Fakat akşam saatlerinde bile kalabalık oldukça fazlaydı.
Aslında Dubrovnik’in bu kadar kalabalık olması biraz şaşırtıcıydı. Daha önce kışın geldiğimizde çok daha sakin bir şehir görmüştük. Yazın ise durum tamamen farklıydı. Özellikle UNESCO korumasındaki tarihi bölge o kadar güzel ve etkileyiciydi ki herkes buraya akın ediyor gibiydi. Kruvaziyer gemileri ve yaz sezonundaki yoğun turist hareketliliği de eski şehrin kalabalığını oldukça artırıyordu.
Bütün bu kalabalığa ve dayanılması zor sıcağa rağmen Dubrovnik’te geçirdiğimiz üç gün bizim için çok güzel geçti. Dubrovnik’te seyahatimiz boyunca genellikle toplu taşımayı kullandığımız için araba kiralamadık ve bu yüzden de park sorunu yaşamadık. Ancak özellikle yaz aylarında Dubrovnik’e gelecek olanların ya da araba kiralamayı düşünenlerin bunu mutlaka göz önünde bulundurmasını öneririm.
Eski şehir merkezinde konaklamak da her zaman kolay olmayabiliyor. Otellerin ve evlerin bir kısmı eski şehrin çevresinde, bir kısmı ise şehrin yamaçlarına doğru konumlanmış durumda. Dubrovnik’in tepeler üzerine kurulmuş, bol merdivenli ve yokuşlu bir şehir olması nedeniyle sıcak havalarda valizlerle birlikte yokuş çıkmak veya konaklama yerine ulaşmak oldukça yorucu olabiliyor. Bizim için güzel olan taraf ise konaklama noktalarının nerede olursa olsun Eski Şehir’e ulaşım açısından çok uzak olmamasıydı. Bu nedenle konaklama seçerken sadece merkeze olan mesafeye değil, yokuş durumuna, merdivenlere ve ulaşım imkanlarına da dikkat etmek gerektiğini düşünüyorum.
Bizim için Dubrovnik’i güzel bir şekilde tamamlayan noktalardan biri de havalimanına ulaşım ve İstanbul’a dönüşün oldukça kolay olmasıydı. Dubrovnik Havalimanı’ndan İstanbul Havalimanı’na direkt uçuş bulunması bizim için büyük bir avantajdı.
Havalimanına gittiğimizde ilginç bir durumla da karşılaştık. Türkiye’ye giden sadece beş-altı aile vardı; yolcuların büyük çoğunluğu İstanbul üzerinden başka ülkelere devam eden aktarma yolcularından oluşuyordu. Yani Dubrovnik’ten İstanbul’a farklı milletlerden birçok insan uçuyordu.
Havalimanına şehir merkezinden otobüsle oldukça rahat ulaşılabiliyor ve yolculuk yaklaşık yarım saat sürüyor. Küçük ve sakin bir havalimanı olması da ayrıca işimizi kolaylaştırdı. Dubrovnik’i görmek isteyenler veya Hırvatistan’da bir tatil planlayanlar için İstanbul’dan direkt uçuşun bulunması gerçekten güzel bir avantaj. Bu uçuşları şu anda Türk Hava Yolları gerçekleştiriyor.
Bir daha gitmek kısmet olur mu bilmem ama bu güzel ülkede geçirdiğimiz günler, anılar asla hafızamdan silinmeyecek.
Marmara Üniversitesi Eğitim Fakültesi İngilizce Öğretmenliği Bölümü mezunu. Halen İngilizce öğretmeni olarak görev yapmakta. Çocukluğunda başlayıp bugüne kadar sürdürdüğü dünyanın dört bir yanından edindiği mektup arkadaşlıkları, seyahat belgesellerine ve tarihe olan ilgisi, farklı kültürleri öğrenme isteği yıllar geçtikçe artmış, bu hem İngilizce öğrenmesine hem de seyahat etmesine katkı sunmuştur. Öğretmenlik mesleğinin tatil imkanları ve aynı ilgi alanlarını paylaştığı tarih öğretmeni olan eşi sayesinde tam zamanlı öğretmen, yarı zamanlı gezgindir. Hobileri arasında doğa fotoğrafçılığı, kamp kurmak, trekking yapmak, çiçek yetiştirmek, kitap okumak ve gezi yazısı yazmak gelmektedir.





























































