Kuzey İtalya: Garda Gölü Seyahat Notları

Balkanların Kadim Ritüeli: Kukeri Festivali

13/06/2026

Balkanların Kadim Ritüeli: Kukeri Festivali

13/06/2026

Bölgedeki 3. günümüzü ise Malcesine ve Lazise kasabalarına ayırdık. Birbirine benzeyen şirin kasabalardı ikisi de.

Malcesine

Garda Gölü’nün doğu kıyısında yer alan Malcesine, dağ manzaraları ile gölün mavisini bir araya getiren bir kasaba. Belki Riva del Garda ya da Limone’deki kadar görkemli değil buradaki dağlar ama yine de manzaraya güzel bir fon oluşturuyor.

Monte Baldo dağının eteklerinde kurulu olan Malcesine kasabası, hem sanatsal hem de coğrafi tuhaflıklarla dolu bir yer. Öğrenince şaşırdığımız bilgilerden birini aktarayım. Dünyaca ünlü Alman yazar Johann Wolfgang von Goethe, 1786’da çıktığı İtalya seyahatinde Malcesine’ye uğramış ve kasabanın ünlü kalesi Castello Scaligero’nun resmini çizerken, yerel halk tarafından Avusturya adına çalışan bir casus zannedilerek tutuklanmış. Yazar, bir casus olmadığını ve sadece bir sanatçı olduğunu kasaba konseyine güçlükle kanıtlayarak serbest kalmış sonunda. Bugün kalede Goethe’ye adanmış özel bir oda bulunuyor.

Suyun hemen kıyısında yükselen o meşhur Scaliger Kalesi, kasabanın sembolü olarak yüzyıllardır bölgeye hakim bir noktada duruyor.

Dar sokakları, taş evleri ve çiçeklerle süslenmiş meydanlarıyla tipik bir İtalyan göl kasabası görünümüne sahip olan Malcesine, aynı zamanda Monte Baldo Dağı’na çıkan teleferiğiyle de ünlü. Gölün en yüksek noktalarından biri olan Monte Baldo’ya (2218 metre) çıkan bu teleferik (Funivia Malcesine-Monte Baldo), bir mühendislik harikasıymış. Yolculuğun ikinci aşamasındaki kabinler, tırmanış sırasında kendi ekseni etrafında tam 360 derece dönüyormuş. Böylece hangi tarafta durursanız durun, kabin hareket ederken tüm Garda Gölü manzarasını panoramik olarak izleyebiliyorsunuz.

Hava aşırı sıcak olduğu için oralara çıkmayı gözümüz yemedi açıkçası. O yüzden biz göl kenarında ve kasabanın şirin dar sokakları arasında gezindik.

Bu arada kasabanın isminin kökeni biraz sevimsiz. Bu konudaki en güçlü teorilerden biri Malcesine isminin Latince “Males scilices” yani “Ölülerin Kayalığı” ifadesinden gelmesi. Kale kayalıklarının altında bulunan Etrüsk dönemine ait antik mezarlar ve savaşlar nedeniyle kasabanın bu ürpertici adı aldığı düşünülüyor.

Neyse, kendisi güzeldi, ismine fazla takılmadık :)

Garda Gölü kasabalarının hepsinde pek çok şirin dükkan gezdik ama en güzelleri Malcesine’deydi sanki, ya da buradakiler tam benlikti. Mesela evimizin duvarına asmayı düşündüğümüz bu güzel anahtarı, buradaki şu şirin dükkandan aldık.

Sanat galerileri, antik ve retro eşyalar satılan yerler en çok oyalandığım dükkanlar oldu.

Malcesine tahminimizden biraz daha küçük bir kasabaymış, o yüzden orayı gezmeyi erken bitirip, Lazise’ye gittik çok geç kalmadan.

Lazise

Garda Gölü’nün doğu kıyısındaki en eski yerleşimlerden biri olan Lazise, tarihi surları ve sakin atmosferiyle ziyaretçilerini sıcak bir şekilde karşılıyor. Kasabanın merkezini çevreleyen Orta Çağ surları ve göl kıyısına uzanan yürüyüş yolu ise Lazise’ye ayrı bir karakter kazandırıyor.

Lazise, İtalya demokrasisi ve idari tarihi için devrimsel bir yere sahip bir kasaba aslında. Burası İtalya’nın İlk Belediyesi (Comune). 983 yılında Kutsal Roma İmparatoru II. Otto, Lazise halkına kendi kendilerini yönetme, vergi toplama, ticaret yapma ve kalelerini inşa etme hakkı tanımış. Bu imtiyaz belgesi sayesinde Lazise, İtalya’nın (ve muhtemelen tüm Avrupa’nın) tarihteki ilk bağımsız, özgür belediyesi unvanını taşıyor.

Gölün İçindeki Tarihi Gümrük Binası (Dogana Veneta) 14. yüzyılda Venedik Cumhuriyeti döneminde inşa edilmiş. Venedikliler, göl üzerinden yapılan tüm ticareti ve kaçakçılığı kontrol etmek için bu binayı kullanıyormuş. Gemiler doğrudan binanın içine açılan su kapılarından girer, malları denetlenir ve vergisi ödenirmiş.

Lazise’deki Scaliger Kalesi (Castello Scaligero di Lazise), Garda Gölü kıyısındaki en iyi korunmuş Orta Çağ kalelerinden bir başkası. 14. yüzyılın Verona’nın ünlü hükümdar ailesi Della Scala (Scaligeri) tarafından, şehri askeri saldırılardan korumak amacıyla inşa edilmiş. Kale, Lazise’nin tarihi eski şehir merkezini (Centro Storico) tamamen çevreleyen devasa surlar ve 3 büyük tarihi kapısı (Porta San Zeno, Porta Lion, Porta Cansignorio) ile doğrudan bağlantılı ve şehre girmek için hala bu surların altındaki kapılardan geçiliyor.

Kalenin en benzersiz özelliği, yapıldığı dönemde askeri gemilerin sığınabilmesi için göl suyuyla beslenen özel bir askeri limana (darsena) sahip olmasıymış. Kale günümüzde özel bir mülk haline gelmiş ve etrafı çok güzel, yeşil bir parkla çevrili. Bu nedenle kalenin iç kısımları ve kuleleri turistik ziyarete açık değil. Ancak dış mimarisi, devasa kuleleri ve surları kasabanın her yerinden tüm görkemiyle görülmekte.

Tarihi dokusunu korurken aynı zamanda canlı bir tatil beldesi olmayı başaran Lazise, en favorilerimiz arasına girmese de, yine de Garda Gölü çevresindeki keyifli duraklarımızdan biri oldu.

Küçük limanı, renkli balıkçı tekneleri ve göl kenarındaki restoranlarıyla huzurlu bir İtalyan kasabası hissi veren Lazise, özellikle gün batımında romantik bir atmosfere bürünüyor. Yemek yediğimiz yerde nefis bir günbatımı izleme şansımız oldu. Güneş suda batınca ayrı bir güzel oluyor manzara.

Yemeğe ilk oturduğumuzda manzaramız böyleydi.

Sonrasında günbatımında böyle oldu.

Göl kenarında bir akşam yürüyüşü yaptıktan sonra bu şirin kasabadan ayrıldık.

Bölgedeki 4. günümüzün durakları ise Borghetto sul Mincio köyü ile Peschiera del Garda şehri idi. İkisi de otelimizden çıkınca aynı rotada olduğu için önce otantik Borghetto köyüne bakalım dedik.

Borghetto

Mincio Nehri kıyısındaki vadide yer alan ve Valeggio sul Mincio şehir merkezine kısa bir yürüyüş mesafesinde bulunan Borghetto, bölgenin en meşhur köyüymüş.

Borghetto bu ünvanı gerçekten de hak ediyor. Bu sevimli köy, sanki bir masal kitabının sayfalarından çıkmış gibi görünen manzaralarla karşıladı bizi. Nehir üzerine kurulmuş tarihi su değirmenleri, çiçeklerle bezeli köprüleri ve yemyeşil doğasıyla bizi ilk andan itibaren büyüledi.

Köyün üzerinde yükselen Valeggio sul Mincio Kalesi ve çevresindeki tarihi yapılar, bölgenin Orta Çağ geçmişine ışık tutarken, nehir boyunca uzanan yürüyüş yolları huzurlu bir atmosfer sunuyor.

Aslında bu köyü gezmek 1 saat belki ama her köşesinin tadını çıkarayım derseniz burada birkaç saat de rahatlıkla geçiyor. Biz hem her yeri karış karış gezdik, hem de güzel bir öğle yemeği yedik.

Yemek yemek için daha önce fotoğraflarını gördüğümüz köyün en ikonik noktasında bulunan Lo Stappo restoranını seçtik. Bakın şu solda suyun üzerinde çıkıntı yapmış şekilde duran yer. Yemekleri de tatlısı da çok güzeldi, manzara zaten efsane. O yüzden bu köye giderseniz burası tavsiye olunur.

Buraya gelmişken bölgeye özgü meşhur “Aşk Düğümü” tortellisinden yemesek olmazdı. Şekli bir mendili andırdığı için “Nodo d’Amore” (Aşk Düğümü) olarak bilinen bu tortellini, efsaneye göre ebedi bir aşkın sembolüymüş.

Bu arada her yıl Haziran ayında bu efsane adına köyün tarihi köprüsü üzerinde “Festa del Nodo d’Amore” (Aşk Düğümü Festivali) düzenleniyormuş. Tarihi Visconti Köprüsü üzerine yaklaşık 600 metre uzunluğunda devasa masalar kurulup, tek bir gecede binlerce misafire tonlarca el yapımı tortellini servis ediliyormuş.

Yalnız bütün İtalya’da ve Sardinya gibi İtalyan adalarında dikkat etmeniz gereken bir şey var, menüyü iyi okuyun, çünkü at eti ve eşek eti kullanıyorlar. Bir yemekte domuz, at veya eşek eti varsa, bunu menüde mutlaka yazıyorlar. Bakınız aşağıda menüyü paylaşıyorum.

Restoran keyfi sonrası köyden ayrılmak çok zor geldi, inanın. Uzaktan seyrettiğimiz Ponte Visconteo Köprüsüne kadar yürüyüp, veda etmeden önce köye bir de tepeden bakalım dedik.

İşte bu yukarıdaki köprüye yürüyünce aşağıda paylaştığım manzara görünüyor.

Bu arada tam nehir kenarındaki evlerden birinin küçük de olsa sevimli bir havuzu vardı.

Burası savaş stratejisiyle nehrin akışını değiştiren köprü diye de anılıyor. Köyün siluetini kaplayan Visconteo Köprüsü, aslında sadece karşıya geçmek için yapılmamış, o dönem için çılgın bir askeri mühendislik projesiymiş meğer. 1393 yılında Milano Dükü Gian Galeazzo Visconti tarafından hem bir tahkimat hem de devasa bir baraj olarak inşa edilmiş. Amacı, Mincio Nehri’nin yönünü tamamen değiştirerek düşman şehir Mantova’yı susuz bırakmakmış. Proje tam olarak hedefine ulaşamasa da, 650 metre uzunluğundaki bu savunma duvarı Orta Çağ askeri mimarisinin en eşsiz örneklerinden biri olarak günümüze ulaşmış.

Ayrıca, bugün tamamen huzur dolu ve romantik bir turizm noktası olan Borghetto, Orta Çağ’da Avrupa’nın en gizemli örgütlerine ev sahipliği yapmış. 12. ve 13. yüzyıllara ait tarihi belgeler, köyün bir dönem Tapınak Şövalyeleri (Templars) ve ardından Malta Şövalyeleri tarafından yönetilen bir feodal mülk olduğunu göstermekte.

Sakın ufacık tefecik bir yer deyip geçmeyin, Verona veya Garda Gölü civarına giderseniz bu köye bence mutlaka birkaç saatinizi ayırın. Evet küçücük bir köy ama Borghetto, büyüklüğüyle değil, sahip olduğu romantik ve sakin ortamıyla hafızalarda yer eden bir yer. Gerçekten başka bir aleme geçmiş gibi olduk biz. Zaman iyice yavaşladı burada ve aradığımız huzur ortamını kısa bir süreliğine de olsa bulduk biz bu sevimli köyde.

Öğleden sonra bu güzel ortaçağ köyünden mutlu anılarla ayrılıp, Peschiera şehrine doğru yola çıktık. Açıkcası Peschiera şehrinin drone ile tepeden çekilen görüntüleri çok etkileyiciydi ve büyük bir heyecanla bekliyorduk orayı görmeyi… Bakınız aşağıda paylaşıyorum.

Şehrin tepeden görünüşü

Gelgelelim, şehir düz ayak gezerken aynı etkiyi maalesef yaratmadı bizde. Hatta burası en az etkilendiğimiz yer oldu diyebilirim. İşte bazen hayaller ve gerçekler durumu böyle olabiliyor. Belki de en güzellerini gördükten sonra, en sona kalmanın dezavantajını da yaşadı şehir, kimbilir 😊

Peschiera del Garda

Garda Gölü’nün güneydoğu ucunda yer alan Peschiera del Garda, tarih boyunca stratejik konumu nedeniyle büyük önem taşımış bir kale şehriymiş.

Peschiera’nın tarihi merkezi, beş köşeli bir yıldız şeklinde tasarlanmış ve etrafı tamamen su kanallarıyla çevrilmiş devasa bir hisardan oluşuyor. 16. yüzyılda Venedikliler tarafından inşa edilen bu savunma yapısı, UNESCO Dünya Mirası Listesi‘nde yer alıyor.

Şehre girmek için köprülerden geçmeniz ve tarihi sur kapılarını aşmanız gerekiyor.

Mincio Nehrinin gölden ayrıldığı noktada kurulan şehir, su yolları sayesinde hoş manzaralar sunuyor. Tarihe bakacak olursak, 19. yüzyılda Avusturya-Macaristan İmparatorluğu döneminde Peschiera, Verona, Legnago ve Mantova ile birlikte Kuzey İtalya’yı kontrol eden en önemli dört askeri kaleden biriymiş.

Burası Avusturya ordusunun İtalyan bağımsızlık hareketlerini bastırmak için kullandığı en sert, en geçilmez üssü olarak tarihe geçmiş.

Tarih öncesi ve Roma dönemlerinde Peschiera, gölün sığ sularına çakılan kazıklar üzerine inşa edilmiş evlerden (Palafitte) oluşuyormuş. Bugün, kasabanın hemen açıklarında göl suyunun altında kalan bu antik göl yerleşimleri arkeologlar tarafından korunmaktaymış.

Uygun fiyata şehir surları ve kanal gezisi yapıyorlardı.

Şehrin tarihi merkezindeki kafeler, köprüler, kanallar ve çiçekli yürüyüş yolları keyifliydi aslında ve tabii ki yine de güzel bir yer burası ama işte dediğim gibi biz “wow” olacağımız bir yer bekliyorduk, olmadı. Beklenti büyük olunca bazen böyle hayal kırıklıkları olabiliyor. Bir de tatilimiz boyunca daha etkileyici olanları görünce burası listemizin sonuna düştü ne yazık ki.

Şehrin turistik bölgesini gezip bitirmemiz biraz çabuk olunca, “ay bu kadar mıymış burası” dedik 1 saat sonra. Bir şey yemek veya içmek için bir yerde oturmayıp sadece gezince çabuk bitti sanırım.

Velhasıl, bir yere otursak mı, gitsek mi diye biraz düşünüp, sonra bu kadar göl gezmesi yeter artık diyerek, sahilde yaptığımız kısa bir yürüyüş sonrasında Verona’ya doğru yola koyulduk.

Verona

Gelelim aşıkların şehri Verona’ya.

Verona, sadece Romeo ve Juliet’in şehri olarak değil, aynı zamanda Kuzey İtalya’nın en zarif tarihi kentlerinden biri olarak epey ziyaretçi çeken bir şehir. UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Verona, Roma döneminden kalma Arena di Verona’dan tutun da, Orta Çağ meydanlarına kadar uzanan zengin bir kültürel mirasa sahip.

Adige Nehri’nin kıvrımları arasında yükselen tarihi merkez, pastel renkli binaları, şık kafeleri ve taş sokaklarıyla sanki zamanda yolculuk hissi yaşatıyor.

Garda Gölü’ne yakınlığı sayesinde bölgeyi keşfeden gezginlerin uğrak noktası olan Verona, İtalyan romantizmini ve tarihini aynı anda deneyimleyebileceğiniz özel şehirlerden biri.

Biz yaklaşık 10 yıl kadar önce Sevgililer Gününü Romeo ve Juliet’in şehrinde kutlayalım diye gitmiştik Verona’ya ve unutulmaz güzel anılarla ayrılmıştık bu romantik şehirden. Bu tatilde Verona şehrine çok fazla vakit ayırmasak da, birkaç kez gittik elbette ki.

Şöyle yaptık:

Garda Gölü şehir ve kasabalarını gezdikten sonra erken biten iki günün sonunda akşamüstü Verona’da biraz dolaşıp, Arena Meydanında yemek yedik.

10 yıl önceki gezimiz kış mevsiminde olduğu için o zaman yapamadığımız bazı keyifleri yapmış olduk bu sefer çünkü mevsim itibariyle restoranların sokaklara masa sandalye attığı bir zamanda oradaydık bu sefer ve kışın sadece yürüyüp geçtiğimiz o güzel meydanı yemek yerken seyretme fırsatı bulmuş olduk.

Tatilin sonunda, bir tam günümüzü de Verona’da alışverişe ayırdık. Böylece ilk gittiğimizde çok sevdiğimiz bu şehir ile biraz nostalji yapmış olduk.

Verona gündüz renkli olduğu kadar gördüğünüz gibi gece de kendine has bir romantizme bürünüyor.

Verona ile ilgili ayrıntılı Sevgililer Günü yazımız burada eğer okumak isterseniz.

Bir de sevgili Füsun Erdoğanlar Bengisu’nun bir yaz mevsiminde gittiği Verona gezi hikayesi var, o da burada.

Hatta Füsüncum hem Garda, hem Maggiore hem de Como Göllerine yaptıkları gezinin hikayesini yazmıştı bize, o da burada.

Treviso ve Eve Dönüş

Eve dönüş yoluna başladığımız sabah, tatilin bitiyor olmasının hüznü ile değil, favori tatlım tiramisunun doğduğu şehre uğrayacak olmanın heyecanı ile uyandım. Şehir o kadar şirin ve güzeldi ki, artık Treviso’yu hem tiramisu ile hem de o rengarenk büyülü havası ile hatırlayacağım.

Treviso, Kuzey İtalya’nın en zarif ve en keyifli şehirlerinden biri olarak epey popülermiş ama biz tesadüfen yeni keşfettik burayı. Kanallarla çevrili tarihi merkezini gezerken kendimizi küçük Venedik’te gibi hissettik.

Kemerli geçitleri, pasajları, fresklerle süslenmiş binaları ve sakin meydanlarıyla ziyaretçilerine samimi ve huzurlu bir İtalyan atmosferi sunuyor Treviso.

Demin de bahsettiğim üzere, şehir, yalnızca güzelliğiyle değil, dünya mutfağının en sevilen tatlılarından biri olan tiramisunun doğduğu yer olmasıyla da tanınmış. 1970’lerde ilk kez Treviso’daki ünlü restoran Le Beccherie’de yapılmış olan tiramisu, bugün şehrin gastronomik kimliğinin önemli bir parçası haline gelmiş.

Biz de içimizde bayram çikolatası almaya giden çocukların heyecanıyla gittik o meşhur pastaneye.

Bir kere keki nefisti. Tadı, kıvamı, kremasının oranı, yumuşaklığı ve tazeliği mükemmeldi. Yanında tiramisu mühürü şeklinde bir çikolata ile sunum yapıldı. Tatlıya yakışan içecek tavsiyesi de veriyorlar. Bizimle ilgilenen garson kız aşırı tatlıydı bu arada. Tavsiye ettiği şaraba da bayıldım, tiramisu ile çok iyi gitti bence.

Evet, orijinal tiramisu nefisti ama ben içinde alkol olan tiramisuyu daha çok seviyorum, onu anladım burada. Meğer orijinal tiramisu tarifinde alkol yokmuş ve burası da orijinal tarifi kullandığı için tatlının tek eksiği alkoldü bence, yoksa mükemmeldi.

Bu bölgeye gidecek olursanız mutlaka bu güzel şehre uğrayıp, kanallarını keşfetmenizi, daracık romantik sokaklarında gezmenizi, Veneto mutfağını sunan bir restoranda keyif yapmanızı ve elbette ki Le Beccherie’de orijinal tiramisuyu tatmanızı tavsiye ederim.

Bu arada ilginç bir bilgi: Bugün dünya genelinde binlerce mağazası olan dev İtalyan markaları Benetton Group, Sisley ve ünlü ayakkabı markası Geox (nefes alan ayakkabı mucidi) Treviso’da kurulmuş. O yüzden Treviso, 1980 ve 90’larda İtalya’nın “hazır giyim ve tekstil mucizesi” olarak anılan dev bir sanayi ve tasarım merkezi olarak da biliniyor.

Bizim için dönüş yolunda uğradığımız bu güzel şehir tatilimize çok tatlı bir şekilde kapanış yapmamıza vesile oldu ve anılarımızda “iyi ki” lerimiz arasında yerini aldı.

Akşam yorgun ama mutlu bir şekilde Belgrad’da mola verdik ve otelimize yerleşip dinlendik.

Ertesi gün ise önce Belgrad şehrindeki Sava Nehri’nin kıyısında yer alan devasa bir kentsel dönüşüm ve gayrimenkul geliştirme projesi Waterfront bölgesindeki Galerija alışveriş merkezini gezip birşeyler aldık. Alışveriş sonrasında ise yolda küçük duraklamalarla ve Bulgaristan’ın çok sevdiğimiz Happy restoranında bir akşam yemeği molası ile eve dönüş yolumuza devam ettik.

Maalesef uzunca bir sınır eziyeti çektiğimiz için geceyarısından sonra – hatta sabaha karşı evimize vardık.

Son Söz

Garda Gölü çevresinde geçirdiğimiz günler boyunca birbirinden güzel pek çok şehir ve kasaba gördük, ancak hepsinin ortak noktası, gölün yarattığı o huzurlu atmosferdi. Kimi yerde limon ağaçları, kimi yerde surlarla çevrili tarihi merkezler, kimi yerde dağların arasında uzanan etkileyici manzaralar çıktı karşımıza. Kasabaların samimi ve sıcak İtalyan ruhunu yansıtıyor olması da ortamın artısıydı.

Garda Gölü kasabaları gezimizden memnun kalsak da, itiraf etmeliyim ki, beklentim biraz daha yüksekti ve bazı hayal kırıklıklarım da olmadı değil. Belki İsviçre’deki Interlaken ve Leman Gölü’nün o turkuaz tonlarını aradım burada da. Belki de yine İsviçre’deki gibi dağların manzaraya daha fazla eşlik ettiği görüntüleri hayal etmiştim sanırım. Bunlar konusunda beklentimin biraz altına düştü Garda Gölü bölgesi. Kıyaslama yaptığımda ben hala İsviçre’nin göllerini ve oradaki şehir ve kasabaları daha büyüleyici buluyorum.

O yüzden, Garda bizi mutlu eden bir rota olsa da, bazı seyahatlerimde yaşadığım o güçlü “wow” hissini aynı ölçüde yaşadığımı söyleyemem. Elbette bu tamamen kişisel bir değerlendirme ve bu hissiyatım benim beklentilerim ve daha önce gördüğüm yerlerle yaptığım karşılaştırmalarla ilgili olabilir. Belki çok sıcak bir havada bunalarak gezmenin verdiği negatif etki de vardı üzerimizde biraz.

Eğer bu bölgeye gidecek olursanız size favori listemi yapayım, en azından kısıtlı vaktiniz varsa, size gezilecek kasaba ve şehirleri seçme konusunda fikir vermiş olurum.

Bence bu tatilde gördüğümüz en güzel yerler

Hangisinde ne buldum?

Sirmione → Tarih, doğa, romantizm ve estetik. “Garda’nın yıldızı” buymuş duygusu.

Riva del Garda → Devasa dağlar ve masmavi gölün muhteşem buluşması ile gelen o doğayla kucaklaşma hissi.

Limone sul Garda → Dağların eteğinde ortaçağ havası ile Akdeniz havasını aynı anda yaşayabilmek

Borghetto sul Mincio → Masalsı, sakin ve beklenmedik bir sürpriz. Kartpostal gibi bir ortam, renklerin coşkusu ile hayatın yavaşlığının verdiği huzur

Treviso → Kanallları, yeşili ve rengarenk çiçekleriyle bir küçük Venedik. Ve elbette Tiramisunun doğduğu yer olmasından dolayı ayrıca pek bir tatlı şehir

Tekrar ifade etmek isterim ki, Garda Gölü gezisine kattığımız o minnak Borghetto köyü ile dönüş yolundaki Treviso şehri tatilimizi sürpriz bir şekilde çok daha güzelleştiren öğeler oldu. İyi ki onları eklemişiz.

Ve İtalya’dan ayrılırken herşeye rağmen “iyi ki gittik” diyebildik çünkü her şey mükemmel olmak zorunda değil. Bazen bir seyahatin en güzel hatırası, gördüğünüz yerlerden çok size hissettirdikleridir.

Garda Gölü de bizim için tam olarak böyle bir yer oldu. Yaptığımız en güzel tatiller listesine yükseklerden giremese de, bize iyi geldi, huzur verdi, sürprizleri ile bütün olarak hoştu.

Tatilin sonunda hafızamızda sadece güzel manzaralar değil, yavaş akan günlerin verdiği dinginlik de kaldı, ki galiba en çok ihtiyacımız olan da oydu bu rotaya giderken…

İstanbul Üniversitesi İngiliz Filolojisi mezunu. İstanbul Teknik Üniversitesi Yabancı Diller Yüksek Okulu Okutmanı. Öğretmenlik, çevirmenlik, editörlük, yazarlık hepsi denendi ama tabii yetmedi, sürekli yeni ve farklı bir şey yapma arzusu ile ortaya karışık aktiviteler eklendi. Tiyatro kurslarına gitmeler, dublaj dersi almalar, falan filan. Belki de Yay burcu olması nedeniyle haddinden fazla meraklı ve kesinlikle her türlü makul sınırın çok ötesinde gezip tozma, keşfetme delisi. Kendisi gibi gezgin ruhlu Hür Tavaşoğlu ile evli. Evli ama çocuksuz : ) "Bence tatil bana özel, biraz değişik, biraz da sürprizli olmalı" diyerek başladığı ve gezilerini anlattığı “Bence Tatil” sitesi Hürriyet Gazetesinin 2013 Bumerang Blog/Websitesi Yarışmasında birinci oldu. Öğretme ve anlatma meraklısı olduğu için her konuda ille de söyleyecek birşeyi var. O yüzden de bu sitede kendisinden sadece gezi yazıları değil, kah kitap yorumu, kah film veya dizi tavsiyesi de bulabilirsiniz, şaşırmayın.

Paylaşmak ister misiniz?

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir